11/03/2018
Hürriyet Gazetesi Seyahat Yazarı Reyhan Tüvi’nin kaleminden Datça:
“Dünya Savaşı'ndan sonra, Datça'nın, karşı komşusu Yunan adası Simi'yle arası limoni. 90'lardan itibaren, Simi halkı cumartesileri balıkçı motorlarının Datça'ya gelip, pazardan sebze meyve alışverişi yaptığı dönemde, ilişkiler yumuşamaya başlıyor. Sonunda, durumu tam anlamıyla düzeltmek için, Simi'den bir kafilenin Datça'ya geleceği haberi alınıyor. Datça tarafında hazırlık doruk noktasında. Belediye Başkanı, Kaymakam, Hakim, Garnizon Komutanı, folklor ekibi, bando, herkes bu karşılama için diken üstünde. Merasim kıtasında, denizden karşılama için de bir ekip var.
Bütün bu olup bitenden habersiz, Simi'nin alışverişçi halkı, her cumartesi yaptığı gibi, balıkçı motoruna binmiş, Datça'ya doğru yol alıyor. Tekne ufukta görünür görünmez, bu tarihi anda yer almak isteyen herkes, Yunanlılar'a kıyıya kadar kılavuzluk etmek için, akın akın ilerlemeye başlıyor. Bu arada kıyıda, şenlik başlıyor ve havaya ard arda ateş açılıyor... Yunan teknesi kaçıyor bizimkiler kovalıyor, telaş içindeki Yunanlılar denizde uzun bir kovalamacanın ardından sahile çıkarılıyor. Alışverişçi kafile, teslim olmak üzere, ellerini havaya kaldırarak kıyıya çıkarken Kaymakam, hoşgeldiniz, demek için onlara doğru yürüyor...
Datça'ya vardığımda, l Eylül Barış Günü kutlamaları sona ermiş, 50 yaşındaki mimar Necati Sağır, 10 mili 7 saatte yüzerek Simi Adasi'na çıkmıştı. Sağır, Simi'de şenliklerle karşılandı. Sigarayı bıraktığı günlerde, Datça'da bir içki sofrasında, "ben buradan Simi'ye yüzerim" dedi ve Kaymakam'ın da halka yaptığı konuşmasında söylediği gibi "inadına yüzdü."
Datça insaninin farklı olduğunu kabul etmek lazım. Biraz coğrafyanın da payı var bunda. Datça Yarımadası'nın en dar yerine, Balıkaşıran denir. Bu geçidin bir yanı Ege Denizi, diğer yanı da Akdeniz'dir. Anlatıldığına göre, bundan sadece 50 yıl Öncesine kadar, bir tarafta balık daha çok olduğundan, balıkçılar sandallarım sırtlayıp öbür tarafa geçer, yeterince balık avladıktan sonra, yine aynı şekilde geldikleri tarafa dönerlermiş. Bu dar geçidin üzerinden balıkların uçtuğuna inanıldığından, Balıkaşıran, dense de, balıkçılann bu mücadelesinden geriye Kayıkaşıran adı kalmış. Datçalılar her fırsatta şunu tekrarlarlar:
"Balıkaşıran'dan bu yana akıllı adam geçmez."
Halk arasında dolaşan hikayeler bir yana, bugün Datça halkı, güçlü bir sivil örgütlenmeyle sesini duyurabiliyor. Burada yaşayanlar Datça için bir şeyler yapmayı kafalarına koymuşlar. Aktif bir sosyal yaşamları var. Sokakta, yemekte ve her an, planlar hep Datça'da daha doğru ve anlamlı bir yaşam üzerine.
Dokuz bin nüfuslu Datça'da tam 11 yerel gazete çıkıyor. En çok okunan Balıkaşıran. Datça Çevre ve Turizm Derneği ve Yerel Tarih Derneği, Datça'nın korunmasını ve doğru bir şekilde temsil edilmesini üstleniyor. Can Şenliği, Bademli Tatlı Festivali, Briç Kulübü, aerobik kursları, tango ve dans dersleri, resim sergileri büyük ilgi görüyor ve yarımadayı renklendiriyor. Ankaralı sokak çocukları için etkinlikler düzenlenerek, kapılar hep açık tutuluyor. Bu girişimlere Belediye ve Kaymakamlık da büyük destek veriyor.
Sivil örgütlenmeye baktığınızda Datça bir kent, civarını dolaştığınızda köy yaşamı hala devam ediyor. Arada sadece 70 kilometre olmasına rağmen, Datçalılar için Marmaris apayrı bir ülke ve oradan tamamıyla kopuklar. Datça'ya elektrik 1978'de gelmiş. Yıllar boyunca, Marmaris'e eşekle, saatler boyu süren yolculuklar yapmak yerine, yakınlarındaki Yunan adalarıyla alışveriş içinde olmayı tercih etmişler.
Thetis Otel'in sahibi Erdoğan Bey, burayı medeni bir ada olduğu için seçmiş. "Eşim Karin'in de rahat edebileceği bir yer peşinde, Anamur'dan itibaren bütün kıyıları dolaştık. Datça'ya gelir gelmez, işte burası, dedim. Burası 30- 40 yıl öncesinin Marmaris veya Bodrum'unu hatırlatıyor bana."
Gerçekten de kentli ya da köylü olsun, buradaki kadınlar özgürler. Kahvede oturuyor ya da kahve işletiyor, dağda taşta yalnız geziyor, köylü kızlar bikinileriyle yüzüyor, mini etekleriyle incir satıyorlar, kadınlar bebeklerini herkesin içinde emzirebiliyor, kendine büyük bir güvenle köyde berber işletiyorlar. Yarımadada bağnazlık yok, şiddet yok. Kadın burada güçlü. Anaerkillik baskın. Hesabı kitabı tutan kadın. Kocasını döven kadın çokmuş ama önce kocasının şarabını bitirip, güçten düşmesini beklermiş.
Datça'nın kültürü bir sentez. Türkmen, Rum ve Akdeniz kültürlerinin dengeli bir karışımı. Civar köyler çok ilginç. Bir köyün ispanyol geçmişi var; cüzzamlı diye terk edilen Hıristiyanlar burada iyileşip yaşamlarını sürdürmüşler, bir başkası Habeş kölelerinin köyü; ağa ölünce her şeyini onlara bırakmış, bir başkasında Türk köylü Rum kızına aşık olmuş... Alevi kültürünün izleri de hala inanışlarda, cenaze gibi sosyal olaylarda kendini gösteriyor.
Datça'nın, ünlü 3 B'si bal, badem, balık, hala geçerliliğini koruyor ama bence yarımadanın başka kaliteleri de var. Şerbet gibi, dillere destan bir iklimi var, örneğin. Halikarnas Balıkçısı'nın Datça için söylediği gibi; "iklim tam insan boyutundadır. Sıcağı da soğuğu da, insan tahammülünü aşmaz. İklimi paltoyla, sobayla ya da yelpazeyle düzeltmeye gerek yoktur." Ayrıca bakir koyları gez gez bitmez. Yazı biter, çiçeklerin coştuğu, yürüyüşlerin yapıldığı bir başka yaz başlar. İçki masalarının sohbeti tatlıdır. Başka yerde çarpan içki buranın havasında dokunmaz.
AŞIK İMAM EZAN YERİNE ŞARKI OKUDU
Sonra Eski Datça vardır. Can Yücel'in gönül verdiği Datça. Can Baba, Datça'dan "dünyanın en büyük açıkhava tımarhanesi" diye bahsedermiş. Gerçekten de halkın anlattıklarını dinledikçe, ben de Datçalılar'da tatlı bir delilik olduğuna inanmaya başlıyorum. Aşık olan imamın, minareye çıkıp "nereden sevdim bu zalim kadını..." şarkısını söylediği rivayet ediliyor. Bir başka Datçalı, "neden, her sabah bizi rahatsız diyorsun" diye ezan okuyan imamın üzerine ürüyor. Adam altı ay ceza yiyor, imamsa balıkçı oluyor.
Kuralsız, kanunsuz bir Meksika kasabasına iş çıkartır Datça. Avukat Ziya Özalp'in bizzat yaşadığı ve muzip bir mizahla Balıkaşıran'da yazdığı hikayelerden "Komiser İsmail" beni çok güldürdü. 80'li yıllar, Datça'da Emniyet amirliği henüz yok. Başkomiser İsmail Akarsu olduğunu söyleyen ciddi zat Ziya Bey'in bürosuna gelip Datça'ya bir makam arabası gönderilmesi için dilekçe yazmak istediğini söyler. Arabanın bütün detaylarını belirtir. Altına da imza atar: Başkomiser İsmail Akarsu- Deniz Motel, Datça. Bir ay sonra, başka bir makama yazılması gerektiğini belirten resmi bir zarf gelir. Ziya Bey, Başkomiser'in isteğiyle yeniden bir dilekçe yazar. Gel zaman git zaman Datça'ya yepyeni bir araba gelir, ancak Emniyet Amirliği olmadığından direkt olarak Kaymakamlık'a teslim edilir. Avukat Ziya Bey şaşkındır, Başkomiser İsmail Akarsu ise kayıplara karışmıştır.
Marmaris gibi bir beldeye böyle yakın olup, kitle turizmine bulaşmadan, kendi yolunu çizen ve güzelliklerini korumayı başaran bir yer olmak kolay değil. Datça, sessiz ve derinden bunun üstesinden geliyor. Eski Datça'yı, merkezini, civarındaki köyleri ve bükleri dolaşıp, bu bölgenin ne denli bakir ve yıpranmamış kaldığına şaşırdım. Daha da şaşırdığım, turistlerin ve tatilcilerin buraya hala akın akın gelmiyor olmaları. Issız koylar, turkuaz sular, kişiye özel plajlar, motosiklet veya arabayla keşfedilecek rotalar, konuksever köyler, doğanın ortasında oteller, pansiyonlar, kampingler, damağınızda yer edecek tadlar ve az bulunur bir iklim...
İncecik bir burun, Marmaris'i Datça'ya bağlar. 70 kilometrelik bu virajlı yol boyunca, bir tarafta Ege Denizi diğer taraftaysa Akdeniz vardır. Yol ilerledikçe, doğa, kıyıda köşede kalmış bakir sırlarının kapılarını size açmaya hazırlanır. Önce, Datça girişinde, eski yel değirmenleri karşılar sizi.
BAL, BADEM, BALIK ÜÇLÜSÜ
Datça'nın üç güzeli: Bal, badem, balık... Aslında bana göre, bu sayı üçü geçer, mesela Eski Datça bunlardan biri olabilir. Datça merkeze varmadan. Eski Datça sapağı vardır. Can Yücel'in yaşadığı ve renklendirdiği bu kasabanın taş evleri, Can Yücel Müzesi ve Muhtar Orhan'ın kahvesi, buranın en can alıcı noktaları. Burada da evler dışarıdan gelenler tarafından satın alınıp restore edilmiş. Bazıları ev, bazıları butik pansiyon. Bu sessizlikte konaklamak ve uyanmak gerçekten keyifli. Burada, gerçek Datçalı sadece 5-10 hanede yaşıyor. Onların da bir kısmı dul kadın ve erkekler. Bu yüzden, Eski Datça'nın sokaklarında hareketli bir yaşam göremezsiniz. Bunun için Muhtar Orhan'ın kahvesine gitmeniz gerekir. Bir masa üzerindeki camekanda Can Yücel'in yarım bıraktığı Evin şarabı dururken, kahvede de hayat aynen onun istediği gibi devam etmektedir.
Eski Datça'nın kusursuz yapıları sessizliğe gömülüyken, Datça merkez ve sahilde durum farklıdır. Burada sahilde yürüyüşe çıkılır, takılar satılır, lokantalar ışıklarını yakarlar, koylardan birinde günbatımı seyredilir, masalar meze ve balıkla donatılır. Datçalılar için yemek içmek, tatlı sohbetin ön koşuludur. Deniz kenarında çakıltaşlarının üzerine masa kurulur, bir arka sokak kaldırımı üzerindeki masalarda kadeh tokuşturulur, pansiyon bahçelerinde dostlarla geç saatlere kadar sohbet edilir...
Datça, samimi kasaba havasına rağmen, çirkin yapılaşmadan kurtulamamış. Merkezdeki öğretmenevi de hiçbir Datçalı'nın gurur duymadığı bir yapı.
Datça'da yaşamayanlar bilmez. Burada bir yaz biter, başka bir yaz başlar. Sarıca Yazı'dır adı. Önce, ilk yağmurlarla birlikte, Datça halkı Karavilla dedikleri salyangozlarını toplar ve masalar donatılır. Kasım ve aralıkta, yaprak kımıldamaz, deniz en güzel halini alır. Şubat sonunda badem ağaçları çiçek açar. Nisanda gelinciklerle kırmızıya boyanır tarlalar. Mayısta sıra papatyalardadır. Datça'nın en güzel zamanı haziran- temmuz ve ağustos dışındaki aylardır.
Yarımada her yerden rüzgar alır. Yürüyüşler düzenlenir, dağ taş dere tepe aşındırmış olan grup liderlerinin peşinden saatlerce yürünür, koylara inilir, köylere uğranır, vahşi ormanlardan geçilir. Camgöbeği bir gökyüzü, karbeyazı bulutlar, mor dağlar... Herkesin sandığının aksine Datça'nın zamanı şimdidir.
Datça koyları, karadan ulaşılması kolay olmalarına rağmen, Türkiye'de bakir kalabilmiş ender köşelerden. Kızılbük, Hayıtbükü ve Ovabükü'nü içine alan Mesudiye Köyü'nün tesisleri, bu bakirliği bozmayacak şekilde yapılmış. Kızılbük'teki Gabaklar Pansiyon ya da Ovabükü'nün bozulmamışlığı içindeki Agais Kamping, tertemiz koylara öyle yerleştirilmiş ki, sahiplerini tebrik etmek istiyor insan. Sadece denizden ulaşılan ya da Kargı Koyu'ndaki işaretleri takip ederek 5-6 saatte ulaşılan Domuzçukuru'ndaki Pigsbay Club da öyle.
HERKESE BİR PLAJ
Mesudiye Köyü'nden Palamutbükü'ne giden yol. Müşfik Kenter'in harika konumlu evinin önünden geçiyor, iki üç kişinin yüzdüğü koylar görünüyor tepeden. Herkes kendi özel plajını seçebilir bu yol üzerinde. Ünlü Palamutbükü plajının hemen arkasındaki sitede birçok ünlünün evleri varmış. Şener Şen, Şevket Altuğ ve Yavuz Turgut birkaçı. Buradan Knidos'a doğru giden yol. Yazı ve Yaka köylerinden geçiyor. Kadınlar sokakta badem kırıyor, erkekler kahvede oturuyorlar. Buradan toprak bir yol, Esentepe Restaurant'a çıkıyor. Buradaki yalnızlık ve günbatımı tarifini size bırakıyorum.
Datça'nın hemen yakınındaki Hızırşah, Reşadiye ve Kızlan köyleri de gezilebilir. Buranın halkı, özellikle kahvede, sizi aralarına alıp köyü ve kendi yaşamlarını bütün içtenlikleriyle anlatacaklardır. Kızlan Köyü'nde bir zamanlar kadınlar ipek tezgahlarında ipek şallar dokurdu. Köylülerin anlattığına göre, dut ağaçlan ilaçlandı, ipek böcekleri yaşayamaz oldu, ipek dokuma da tarihe karıştı.”