ZİYA BEKAR

ZİYA BEKAR Işığı önüne al yürü! gölgen arkandan ister gelsin ister gelmesin.

SON İNSANIN ŞARKISIBir zamanlarinsan dediğin ateştiyakar, yıkar, yeniden doğardı.Şimdi…kül bile değil.Kendine küçük mutl...
21/03/2026

SON İNSANIN ŞARKISI
Bir zamanlar
insan dediğin ateşti
yakar, yıkar, yeniden doğardı.
Şimdi…
kül bile değil.
Kendine küçük mutluluklar icat etti:
ılık bir koltuk,
sessiz bir korku,
azıcık maaş,
bolca suskunluk.
“Ben mutluyum” dedi,
gözleri boşluğa bakarken.
Kalbi atıyor sandı,
oysa sadece yaşıyordu.
Ne bir dağa tırmandı
ne bir sözü uğruna yandı
ne de bir haksızlığa yumruk oldu.
Çünkü o
acıyı tehlike,
hayali israf,
direnişi delilik sandı.
Ve böyle böyle
küçüldü insan…
Bir ekran ışığına sığdı,
bir market fişine,
bir korku cümlesine:
“Bana dokunmayan…”
İşte son insan buydu—
ne kötülük yaptı
ne iyilik…
sadece yok oldu,
fark edilmeden.
Ve dünya döndü,
ama kimse
yükselmedi artık.
Ziya Bekar

18 MART ATATÜRK VE SEYİT ONBAŞI.        18 Mart deyince, bu topraklarda iki isim yan yana durur:Çanakkale Deniz Zaferi,M...
18/03/2026

18 MART ATATÜRK VE SEYİT ONBAŞI. 18 Mart deyince, bu topraklarda iki isim yan yana durur:
Çanakkale Deniz Zaferi,
Mustafa Kemal Atatürk
ve
Seyit Onbaşı.
Biri bir milletin kaderini çizen komutan,
diğeri o kaderi sırtlayan bir neferdir.
18 Mart 1915’te Çanakkale’de sadece bir savaş kazanılmadı;
bir millet “ben buradayım” dedi.
Top sesleri arasında, gemiler boğaza girerken,
siperlerdeki asker kadar, tabyanın başındaki Seyit Onbaşı da tarih yazıyordu.
Rivayete göre, vinçlerin çalışmadığı o anda
275 kiloluk mermiyi sırtladı.
O mermi sadece bir savaş gemisini değil,
bir milletin umutsuzluğunu da vurdu.
Aynı günlerde, Anafartalar’da ve cephe hattında
Mustafa Kemal’in şu sözü yankılanıyordu:
“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum.”
İşte o söz ile o yük aynı şeydi aslında:
Biri aklın, biri gücün,
biri liderliğin, biri fedakârlığın simgesiydi.

14/03/2026

Az kaldı bayram geliyor,
diyorlar.
Ama benim içimde bayram yok.
Düşünmekten saçlarım
papatya bahçesine döndü,
her telinde bir yılın yorgunluğu.
Bir zamanlar yüreğimde
ateş gibi yanan
aşk, sevgi, güven, umut
birer birer söndü.
Kül kaldı geriye,
rüzgârın önünde savrulan.
Ben döndüm,
dünya döndü,
ama düzen aynı kaldı.
Aç aynı aç,
tok aynı tok.
Her yer huzursuzluk yolu,
her sokakta sessiz bir çığlık.
Soruyorum:
Bu yol kimin yolu?
Bu düzen kimin kolu?
Birileri var—
yatar kalkar
beş vakit namaz kılar,
alnı secdeye değer
ama gözü yoksulun ekmeğine değmez.
Birileri var—
her şey bitmiş gibi
yoksulluğa boyun eğer,
kader der,
susar.
Oysa kader değil bu,
bu insanın insana kurduğu
soğuk bir tuzaktır.
Bayram geliyor, diyorlar…
Hangi eve geliyor?
Pazar artıklarıyla
sofra kuranların evine mi?
Yoksa sofraları
altın kaşıklarla donatanların mı?
Bayram geliyor, diyorlar…
Ama ben soruyorum:
Eğer adalet yoksa
bayram neye yarar?
Eğer bir çocuk
aç uyuyorsa
hangi tekbir göğe yükselir?
Belki bir gün
gerçek bayram gelir.
Ekmek bölüşüldüğünde,
insan insana
yeniden kardeş olduğunda.
O gün
ne papatyaya dönen saçlar kalır
ne de sönen umutlar.
O gün bayram
takvimde değil,
insanın yüreğinde doğar.

13/03/2026

Biz Bu Cezayı Çekmek Zorunda mıyız?
Bazen insan kendi kendine soruyor:
Biz bu toplumun bir ferdi olarak gerçekten bu cezayı çekmek zorunda mıyız?
Sabah kalkıyorsun, pazara gidiyorsun.
Tezgâhlara bakıyorsun, fiyatlara bakıyorsun, sonra cebine bakıyorsun.
Bir emekli iki kilo meyve almadan önce üç kere hesap yapıyor.
Bir genç üniversite bitiriyor ama iş bulamıyor.
Bir üretici tarlasını sürerken “bu yıl da zarar mı edeceğim?” diye düşünüyor.
Sonra insanın aklına şu soru geliyor:
Bu ülkenin insanı gerçekten bunu hak edecek ne yaptı?
Bu topraklarda çalışan insan çalıştı.
Üreten insan üretti.
Asker gerektiğinde cepheye gitti.
Vergi gerektiğinde ödendi.
Ama nedense yıllardır aynı cümleyi duyuyoruz:
“Sabredin.”
Sabır, bu toplumun en çok kullanılan kelimesi oldu.
Ama sabır bir erdemdir; bir yönetim biçimi değildir.
Bir ülkede insanlar sürekli sabra çağrılıyorsa, orada bir yerde ciddi bir arıza vardır.
Çünkü gerçek şu:
Bir toplum fakir doğmaz.
Bir toplum çaresiz doğmaz.
Bir toplum kaderine mahkûm doğmaz.
Toplumlar yanlış kararlarla fakirleşir, yanlış yönetimlerle yorulur, adaletsizlikle tükenir.
Ve en acısı şudur:
Bedeli çoğu zaman yanlış kararları verenler değil, sıradan insanlar öder.
Sabahın beşinde kalkıp işe giden işçi öder.
Tarlasını sürmeye devam eden köylü öder.
Çocuğunun defterini almakta zorlanan baba öder.
Pazarın sonunda yere dökülen sebzeleri toplayan emekli öder.
Peki tekrar soralım:
Biz gerçekten bu cezayı çekmek zorunda mıyız?
Hayır.
Hiçbir toplum sonsuza kadar aynı hikâyeyi yaşamak zorunda değildir.
Ama bunun için önce bir şeyi kabul etmek gerekir:
Sorular sormayan toplumların kaderi başkaları tarafından yazılır.
İtiraz etmeyen toplumların yükünü başkaları sırtına bindirir.
Ve hakkını aramayan toplumların payına çoğu zaman sessiz bir yoksulluk düşer.
O yüzden belki de artık sormamız gereken soru şudur:
“Bu cezayı çekmek zorunda mıyız?” değil…
“Bu hikâyeyi değiştirmek için ne yapacağız?”
Çünkü tarih bize şunu öğretir:
Bir toplum gerçekten karar verdiğinde, hiçbir kader eskisi gibi kalmaz..
Ziya Bekar

Toprağın KadınlarıBugün kadınlar günü.Ama aslında bugün;eli nasır tutmuş ninelerimizin,elleri sabun kokan annelerimizin,...
08/03/2026

Toprağın Kadınları
Bugün kadınlar günü.
Ama aslında bugün;
eli nasır tutmuş ninelerimizin,
elleri sabun kokan annelerimizin,
saçlarına rüzgâr değen kızlarımızın günü.
Bugün; toprağa benzeyen kadınların günü.
Çünkü kadın biraz topraktır.
Ne verirsen ver, içinde büyütür.
Acıyı verirsen sabır yetiştirir,
yoksulluğu verirsen umut filizlendirir,
sevgiyi verirsen koca bir dünya büyütür.
Ben çocukken bir çift el vardı hayatımda.
O eller ekmek yoğururdu,
o eller ateşi yakardı,
o eller saçımı okşardı.
O ellerin üzerinde ince ince çatlaklar vardı.
Hayatın bıraktığı izlerdi onlar.
Biz o çatlaklardan sızan sevgiyi görürdük.
Bir de nineler vardı…
Eli nasırlı, yüzü kırışık ama yüreği kocaman.
Toprağı bilirlerdi, mevsimi bilirlerdi,
insanı bilirlerdi.
Bir bakışta anlardı insanın içini.
Bir tas çorbayla doyururdu dünyayı.
Sonra anneler…
Toprak gibi doğurgan,
su gibi sabırlı,
gölge gibi koruyucu.
Ev dediğimiz şey aslında onların kalbiydi.
Biz sadece içinde yaşardık.
Ve şimdi kızlarımız…
Dünyaya yeni bir rüzgâr gibi gelen,
gözlerinde geleceği taşıyan kızlarımız.
Onlar yürüdükçe dünya biraz daha aydınlanıyor.
Sevdiğimiz kadınlar,
yanımızda yürüyen sevgililerimiz,
omzumuza başını koyan eşlerimiz…
Hayatın en sert rüzgârlarını
yumuşatan görünmez güç onlar.
Bugün bir çiçekten daha fazlasını borçluyuz onlara.
Bir teşekkürden daha fazlasını.
Çünkü biz bu dünyaya
bir kadının acısından doğarak geldik.
Bir kadının duasıyla büyüdük.
Bir kadının sevgisiyle insan olduk.
O yüzden bugün sadece bir kutlama günü değil.
Bugün hatırlama günü.
Eli nasır tutmuş nineleri,
toprak gibi doğurgan anneleri,
sevdiğimiz kadınları,
ve yarının ışığı olan kızlarımızı…
İyi ki varsınız.
Siz olmasaydınız
bu dünya sadece bir taş parçası olurdu.
Siz varsınız diye
dünya hâlâ bir yuva.

01/02/2026

Babama
Yokluğun içinden geçerek büyüdük biz,
Aydın’ın Balâtcık köyünde
Bir bakkal dükkânıydı dünyamız,
Raflarında şeker kadar umut,
Veresiye defterinde sabır vardı.
Babam…
Okuma yazması azdı belki
Ama öğrenmeye açtı yüreği.
Küçük yaşta kaderine bağlanmış,
Üç çocukla erken büyümüş bir adamdı.
Severdi, hem de çok severdi bizi
Ama sevgisini saklardı
Bakışlarının arkasında.
Çekinir, korkardık ondan,
Sesi yükselmezdi çoğu zaman
Ama sustu mu ev toparlanırdı.
Elini uzattığı her işte emek,
Gittiği her kapıda saygı vardı.
“Eti senin, kemiği benim” dedi
Köyün öğretmenine,
Bizi sadece okula değil
Hayata emanet etti o gün.
Biz öyle yetiştik baba,
Sözle değil, duruşla.
Balâtcık’ta başladım harfleri tanımaya,
Ortaklar’da büyüdü hayallerim,
Aydın Lisesi’nde öğrendim
Kendi yolumda yürümeyi.
Hepsinde sen vardın
Sessizce, arkadan.
Beş yıl oldu gideli,
Ama yokluğun eskimedi.
Mezarlıktan her geçişimde
Dua eksik kalmaz dilimde.
Toprak sana yakıştı baba,
Sen toprağa yakışanlardandın.
Öğrettiklerini çocuklarıma verdim,
Senden bana kalan miras bu.
Belki seni çok söyleyemedim severken
Ama bil ki
Seni özledim baba…
Ruhun şad olsun.
Ziya bekar

AnnemBenden önce iki kız, bir oğulToprağa erken düşmüş adımlar…Anneme analık öğretenKüçük mezar taşları olmuş.Ben gelmiş...
29/01/2026

Annem
Benden önce iki kız, bir oğul
Toprağa erken düşmüş adımlar…
Anneme analık öğreten
Küçük mezar taşları olmuş.
Ben gelmişim ardından,
Ağlayarak, hasta olarak,
Ağladıkça kasıklarım şişen
Korkulu bir bebek.
Hoca hoca gezmiş annem,
Her kapıda umut bırakmış,
Her duada adımı tutmuş.
İlk yaşayan oğulmuşum ben,
Yaşayarak yormuşum onu.
Gecesi gündüzü birbirine karışmış,
Uykuları yarım,
Duaları tam olmuş.
Meşakkatli büyümüşüm,
Annem sabrı öğrenmiş benden.
Ben ağladıkça
O susmuş,
Ben düştükçe
O ayağa kalkmış.
Şimdi yüz beş yaşında annem.
Zaman onun saçlarını değil,
Hatıralarını ağartmış.
Bazen beni ilk kez görür gibi bakar,
Bazen adımı bilmez
Ama sevgimi tanır.
Her hafta kapısına varırım,
Elini öperim;
O el ki
Beni ölümden çekip almış.
Konuşurum onunla,
Kelimeleriyle beynini temizlerim
Kötü düşüncelerden,
Karanlık anılardan.
O anlatır, ben dinlerim,
Ben anlatırım, o gülümser.
Bazen beni o avutuyor sanırım,
Bazen ben onu.
Annem…
Ben senin hayatta kalan duanım.
Sen benim yaşayan mucizemsin.
İlk göz ağrısıyım ya hani,
O yüzden hâlâ
Gözlerinle beni tutuyorsun hayatta.
Ellerin titriyor olabilir anne,
Hafızan dağılmış olabilir,
Ama kalbin hâlâ
Beni biliyor.
Ben senin çektiğin çilenin adıysam,
Sen benim bu dünyadaki
En temiz sevgimsin.
17/01/2026

Dolunay ve BenDolunay vardı bu gece,zeytin yapraklarına gümüş serpen,sen yokken bile“buradayım” der gibi bakan bir ay…Be...
10/01/2026

Dolunay ve Ben
Dolunay vardı bu gece,
zeytin yapraklarına gümüş serpen,
sen yokken bile
“buradayım” der gibi bakan bir ay…
Ben güzeldim belki,
ama güzelliğim aynadan değil,
sana bakamadığım gözlerimden akıyordu.
Gökyüzü geniş,
dünya dar geldi yine,
her şey yerli yerindeyken
yalnızlığım serseri bir rüzgâr gibi
avluda dolaşıyordu.
Bir ben, bir dolunay kaldık sonunda;
ikimiz de yuvarlak bir eksik,
ikimiz de tamamlanmak isteyen bir yarım.
Ay, bulutların arasından çıkıp
saçlarıma dokundu usulca,
“onu düşünüyorsun” dedi
ışığını saklamadan.
Evet…
Ben seni düşünürken güzelim,
yokluğunla bile dolu,
dolunay kadar sessiz,
zeytin ağaçları kadar sabırlıyım bu gece.

Bir Deniz Kabarır yüreğimzde Bir deniz kabarır yüreğimizderüzgârı alnımıza yazı olur,taş olur yumruğumuzda umut,karanlık...
09/01/2026

Bir Deniz Kabarır yüreğimzde

Bir deniz kabarır yüreğimizde
rüzgârı alnımıza yazı olur,
taş olur yumruğumuzda umut,
karanlıkta bile yol olur.
Adımlarımız isyanın ölçüsü,
geceyi yarar ayak sesimiz,
Mahir yürür önümüzde,
Hüseyin düşer omzumuza,
isimleri değil artık sadece,
kanımızda dolaşan nefesimiz.
Bir el denize uzanır meydanlardan,
bir el göğe tutar yeminini,
korku bizden kaçmayı öğrenir
duyunca bu marşın sesini.
Deniz var içimizde, tuzlu ve asi,
dalgası duvarlara çarpar,
her zindan kapısı bir gün
bu türküyü dinleyip açar.
Mahir olur cesaretimizin adı,
Hüseyin olur susmayan yanımız,
biz çoğaldıkça çoğalır bu ülke,
daralır karanlık, genişler yarınımız.
Haydi şimdi omuz omuza,
göğsümüzde dalga dalga inat,
bu marşı söylerken sokaklarda
yeniden doğar memleket, hayat!
10/01/2026

Sen uzaylısın, ben dünyalı,aynı göğe bakıp başka evrenlerde üşüyoruz.Ben ayaklarımın altındaki toprağı tanıyorum,sen yıl...
09/01/2026

Sen uzaylısın, ben dünyalı,
aynı göğe bakıp başka evrenlerde üşüyoruz.
Ben ayaklarımın altındaki toprağı tanıyorum,
sen yıldızların arasında kaybolmuş bir çocuk gibisin.
Adını söyleyince göğsüm daralıyor,
sanki bir boşluk daha açılıyor içimde.
“Sen uzaylisin ben dünyalı, yaşamanın her anı,
bilmeden düşünmeden ölüme yaklaştıran her adımı.”
Bu cümle bir yara gibi dönüyor dilimde,
ne zaman seni düşünsem
biraz daha eksiliyorum hayattan.
Ben sabahları ekmek kırıntısı topluyorum masadan,
sen galaksilerin artığını taşıyorsun gözlerinde.
Aynı aşkı konuşuyoruz
ama sen başka bir dilden ağlıyorsun,
benim gözyaşım yerçekimine bağlı,
seninki sonsuzluğa düşüyor.
Bazen ellerimle seni tutabileceğimi sanıyorum,
sonra bir yıldız kayıyor omzumdan,
ve anlıyorum:
sen dokunulunca uzaklaşan bir ihtimalsin sadece.
Şehirlerin ışıklarıyla avunuyorum,
sen karanlığı bile parlatan bir yabancısın.
Ben burada, takvimlerin içinde eskirken
sen zamanın bile bilmediği bir yerde genç kalıyorsun.
Yine de her gece aynı soruyla uyuyorum:
Hangi evrende kavuşur
bir uzaylının yalnızlığı
bir dünyalının kalp ağrısına?
Belki de bu yüzden seviyorum seni;
çünkü sen hiç bana ait olmadın,
ve insan en çok
ulaşamadığı gezegene bağlanıyor.
09/01/2026

Address

Güzelhisar
Güzelhisar
09010

Telephone

05053510412

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when ZİYA BEKAR posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to ZİYA BEKAR:

Share

Category