Pembe Panjur gayrimenkul

Call Directions Contact the business

Pembe Panjur gayrimenkul pembe panjur gayrimenkul

15/06/2026

Kerem’in Avustralya maçı sonrası röportajını izliyorum. Yedikleri golü anlatırken tam olarak şöyle söylüyor: “Biz gol kaçırdık. O ara gole ‘ah vah’ derken hazırlıksız yakalandık.”

Ne kadar “biz” değil mi?

Her işini duygularıyla halleden bir halk. Kerem ve arkadaşlarının kaçırdığı golün ardından birkaç saniyelik bir “üzülme” hakkı olmasın mı?

Ama yok işte. Futbol, daha doğrusu genel olarak spor, hatta belki hayatta da aynı şey geçerli: Duygularına teslim olmadan o an yapman gerekeni yapmaya devam edeceksin. Makineyi birkaç saniye stop edip kaçırdığıma üzüleyim dersen cezası kesiliyor.

Rakip/hayat seni beklemiyor zira. Topu aldığı gibi atağa geçiyor.

Sonra şöyle devam ediyor Kerem: “İyi oynarken, top bizdeyken bu şekilde gol yemek insanı demoralize ediyor.”

Bu da yine “aynı biz” bir başka cümle: “Top bende, demek ki iyi oynuyorum” diye düşünüyor belli ki Kerem.

Gerçekte böyle mi peki? Önce futboldan cevap vereyim: Tabii ki değil. Topu bilerek rakibe bırakan, rakibi üstüne çekip az ama iyi planlanmış ataklarla sonuca giden pek çok takım var. (Bu kontratak futbolunu küçümsememiz de ayrı bir mesele. 1980’lerde, 90’larda güçlü rakipler karşısında aynısını biz yapıyorduk yahu.) Galatasaray geride kalan sezonun başında Frankfurt’tan tam olarak bu şekilde beş gol yedi.

Peki hayatta durum farklı mı? Bu çağ her şeyiyle bize sadece t**a sahip olmaya odaklanmamızı söylemiyor mu? Para, güç, şöhret… Sahip ol ve asla bırakma. Tırnaklarını geçir. Ancak böyle kazanabilirsin.

Oysa topun sahibi olmakla oyuna yön vermek ve sonuca gitmek farklı şeyler. Top senin ayağındayken birileri oyunu yönlendiriyor olabilir. Sen güç elimde diye düşünürken birilerinin oyununda sana biçilen görevi yerine getiriyorsundur belki de.

Teşbihte hata olmaz, bugünlerde çokça örneğini gördüğümüz, duyduğumuz bir örnek vereyim. Hayatta “yırtmak” için her şeyi göze almış garibanın birini bulup, onun adına bir şirket kuruyorlar. Kara paraları o şirket üzerinden aklıyorlar. Gariban birden ünlü iş insanı diye ortalıkta gezmeye başlıyor. Paranın asıl sahipleri asla ortalığa çıkmıyor tabii.

Bizim gariban tam “topun sahibi” olduğuna ve artık bu oyunu “iyi oynadığına” inanmışken küt diye sabaha karşı operasyonla bir anda hapishanede açıyor gözünü. Mal varlıklarına el konuluyor.

Kızıyor tabii bizimki. “Nasıl oldu da kocaman iş insanıyken bu hale düştüm” diye hayıflanıyor. Hiç düşünmüyor: “Yahu ben zaten paraşütle geçtim bu şirketin başına. Emek harcamadan gelecek servet de ancak böyle olur. Geldiği gibi gider.”

Topun gerçek sahipleriyse kendi oyunlarına bir başka garibanla devam ediyor.

Futbolla devam edelim. Bizim çocuklar kötü çocuklar değil. Sahada oyunu çirkinleştirmiyorlar. Sürekli hayali düşmanlarla kavga etmiyorlar. İnsanın yürekten destek verebileceği bir takımımız var.

Ama dün sabah gördük; hazır değiliz. Bu kadar basit. Her şeyden öte fiziken hazır değiliz. Diri değiliz. Hızlı değiliz. Dersimize çalışmamışız yani.

Durum böyleyken kaptan Hakan Çalhanoğlu’nun maç sonu açıklamaları da Kerem’le aynı makamdan çalıyor: “Adamlar iki uzun topla, iki gol buldu! Biz de girdiğimiz pozisyonları değerlendiremedik. Sadece kontratak oynadılar. Gereksiz goller yedik.”

“Sadece” kontratak oynadılar… Siz de bir küçümseme seziyor musunuz bu cümlelerde?

Zaten “sadece” kontratak oynamak istiyorlardı. Bir takım “sadece” kontratak oynamak isteyemez mi? Sonuçta işe yaradı mı? Yaradı. Goller de, Hakan kusura bakmasın, “gereksiz” filan değildi. (Gereklisi nasıl yeniyor bu golün, onu da anlamadım.) Adamlar buz gibi kendi oyun tarzlarına uygun goller attılar. Ancak öyle atabilirlerdi, öyle attılar.

Kendi sınırlarını bilmek ve kendine bu sınırlara göre bir hayat/oyun kurmak. Bu küçümsenecek bir şey mi? Yoksa hayatta başarının ve daha önemlisi mutluluğun sırrı kapasiteni bilmek ve yaşamını buna göre organize etmekten geçiyor olabilir mi? Pek tabii ki kapasiteni geliştirmeye çalışmayı ihmal etmeden…

Maç sonunda futbolcuların tepkileri duygusal olabilir kuşkusuz. Hakan da böyle bir ruh haliyle bu sözleri etmiş olabilir. Benim derdim hayatı böyle okumakla aslında.

“Onlar kendi kapasitelerine göre oynadılar ve başarılı oldular. Rakibimizi tebrik ederiz ama biz bu maçı kazanabilecek kapasitede bir takımız” diyebilirdi Hakan takımın kaptanı olarak. Bu sözler onu daha da büyük bir sporcu yapardı.

Gücümüzü öfkemizden alıyoruz. Daha iyi olmak için öfkelenmemiz, kendimize düşmanlar yaratmamız gerekiyor. Spor yorumcularından biri maç sonrası “Şimdi bu takımı bir hafta boyunca medyanın dövmesi lazım. Ancak o zaman silkinip kendilerine geliyorlar” dedi.

Ne yazık ki bu sözlerde haklılık payı var.

Her işimizde böyle oluyor. Bizi öfkemiz yönetiyor.

Djokovic bu yılın başında Avustralya Açık’ı finalde kaybedip rekor kırma şansını kaçırdı. Aslında çok iyi oynuyordu. Sonra bir şey oldu. Herkes Djoko’nun bir sağlık sorunu yaşadığını anladı. Midesinde bir sorun vardı anlaşıldığı kadarıyla. Maçtan sonra bu meseleye dair bir soruya, “Evet, sağlığımla ilgili bir şeyler yolunda gitmedi. Ama bunu anlatıp rakibimin başarısına gölge düşürmek istemiyorum. O yüzden bu konuyla ilgili başka bir şey söylemeyeceğim” diye cevap verdi.

“Maçta hastalanmasaydım kesin kazanırdım” da diyebilirdi. Demedi.

Sporda ve hayatta kaybederken de birilerinin saygısını kazanmak mümkün. “Büyük” takım yahut büyük sporcu olmanın yolu rakibe saygı duymaktan, mağlubiyetlerde rakibin hakkını teslim etmekten geçiyor. Onları tebrik etmekten geçiyor.

Zamanın ruhu aksini söylüyor biliyorum. “Acımadı ki” diyenlerin dünyasındayız.

“Acıdı” diyebilsek her şey ne kadar kolay olacak aslında.

Ha, bitirmeden bir de çuvaldızı kendimize, yani medyaya batıralım. Memlekette kimse eleştirilmek istemiyor. En yakınınıza bile bir hatasını söyleseniz küsüp bir ömür sizle konuşmuyor. Fakat her ne hikmetse eleştirmeye, daha doğrusu eleştirme görüntüsü altında karşımızdakine hakaret etmeye bayılıyoruz. Bu ikisi nasıl bir arada oluyor akıl sır erdiremiyorum.

Spor medyası da anında başladı takımı yerden yere vurmaya. Ama öyle böyle değil. Ne Montella’nın menajerlere göre kadro belirlediği kaldı ne futbolcuların bu kupayı ciddiye almadığı… Bir kere bunlar eleştiri değil hesap sorma. Ve hakaret.

Belki heyecan yaptılar. Belki elleri ayakları birbirine dolandı. Tabii ki teknik açıdan eleştiriler olacak ve bizim çocuklar da bu eleştirilerle başa çıkmayı öğrenecek. Ama yani aşırı yüceltmekle yerin dibine sokmak arasındaki mesafe bu kadar kısa olabilir mi?

Bizde oluyor valla.

Bu çocuklar sonraki maçlarda Paraguay’ı da ABD’yi de yenecek güce ve yeteneğe sahip. Yeter ki rakiplerini küçümsemesinler.

Gerisi gelir.

02/05/2025
08/03/2025

8 MART
KADINLAR GÜNÜ
KUTLU OLSUN.

Address

K. Eli/Lüleburgaz
Lüleburgaz

Opening Hours

Monday 09:15 - 19:00
Tuesday 09:15 - 19:00
Wednesday 09:15 - 19:00
Thursday 09:15 - 19:00
Friday 09:15 - 19:00
Saturday 09:15 - 19:00

Telephone

+905464245940

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Pembe Panjur gayrimenkul posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to Pembe Panjur gayrimenkul:

Shortcuts

Share

Nearby realtors & realty services